Ali Lidar

Karpuz Kabuğuna Yazılar Yazmak

ANCAK ORTAÇGİL DİNLERKEN OKUNDUĞUNDA ANLAŞILABİLECEK HİKAYE

Ortada bir sürü şey vardır aslında, ama söyleyecek hiçbir şey yoktur. Durmaksızın düşünmeler, uykusuz geçen geceler, (uyku ile geçen geceler), parkta içilen şaraplar, sırf şirin gözükmek için teşebbüs edilen yalanlar; bazen kıskançlık, bazen deli eden bir sarılma isteği, görülmeyen ama orada olduğu bilinen kocaman bir gülümseme (nasıl da berrak. Su gibi. Aydınlık. İtaat hissi veren), tek bir sözle üzülmeler tek bir sözle sevinmeler tek bir sözle ne bok yiyeceğini bilememeler ve kaygı ve sevgi ve özlem ve sarılma isteği.. İlle de o sarılma isteği. Nasıl anlatılır bu? Sana sarılmak istiyorum. Yazınca olmuyor işte, söyleyince de eksik. Ne kadar da uzağında söylemek hissetmenin. Bazen insan bin küsür kilometre uzaktayken bile o kadar çok sarmak ister ki, sonunda sarılır. Korkunç güçlü bir sarılmadır bu üstelik. Sert ve metafizik. Gerçek bir sarılma olmaz belki ama nedir ki zaten gerçek? Gözlerini yeterince sıkı kapatıp içindeki tüm boşlukları onunla doldurabilirsen eğer, pekala mümkündür sarılabilmek. Bu sarılmayı sözlerle anlatamazsın. En fazla sana sarılmak istiyorum dersin, o da gülümser, belki iglo’lardan falan bahseder. Sen de gülümsersin. Söz amacına ulaşamamıştır belki. Ama bilirsin, o kadar kuvvetli yummuşsundur ki gözlerini ve o kadar yürekten istemişsindir ki sarılmayı.. O anlar. Cevap vermez belki ama anlar. Çünkü bilir o da, ortada bir sürü şey vardır aslında ve kelimelerin hisler karşısında hiçbir hükmü yoktur..

Tesirsiz Parçalar 176-177

176.
Mutluluk bir lafa bakıyor mutsuzluk başka her şeye..

177.
Ölüm var bir de.. Ama düşününce o kadar da kötü gelmiyor aslında. Ölüm var ve onun olduğu yerde başka hiçbir şey yok. Bütün hayal kırıklıkları, aldatılmışlıklar, aşağılanmalar, anlatamamalar, çaresizlikler. Hepsi.. Hepsi tek seferde silinip yok oluveriyor. Böyle bakınca kötü bir şey olmaktan ziyade bir tür kurtuluş seçeneği gibi bile gelebiliyor..

Parkta Yazılan Şiir..


bir insanın ötekini sevmesi
bu kadar zorken -içimizden geçen- bu çağda
ben kalktım seni sevdim bir anlamı olmalı
sen yokken ben hayallerinin boyu
şarap rezervine endeksli bir adamdım
vazgeçmişken içinden aşk geçen her şeyden
düşünüp geceler boyu kendimi hayatı allahı
işin içinden çıkamayıp kendimi parka atardım
kar yağdığı zamanlar kararıp kara kara
gece parkta kim olur? gece parkta kediler
köpekler ve bir baykuş (sahi onun ne derdi var?)
içli şarkılar söyleyip içsizlere yollardım
sonra kalktın sen geldin ben de kalktım seni sevdim
seni sevdim bu zamanda kolay mı böyle bir şey?
bir dolu boşluğun sıkıntının ve kabusun
tortusundan sıyrılıp tutunarak gölgene
kalktım ben seni sevdim bir anlamı olmalı..

Tesirsiz Parçalar 174-175..

174.

‎- Evlenelim o zaman.
- Olmaz.
- Neden?
- Çünkü henüz o noktaya gelmedik. Evet eskisi kadar iyi değiliz belki. Ama o kadar da değil. Evlenecek kadar kötü değil henüz işler. Gözlerinin içine baktığımda doğalgaz faturası, çocuk bezi, alış veriş listesi görmek istemiyorum henüz. Buna hazır değilim. Evlenmeyelim, çünkü ben seni hala seviyorum..

175.

Sen, bir sürü şeyin arasında fırsat buldukça beni düşünürsün; ben hep seni düşünürüm..
Sen, benimle birlikte çocukları, tabiatı, sokak köpeklerini falan seversin; ben bir tek seni severim..
Sen, eski türk filmlerine, trafik kazalarına, fakir öğrencilerine ağlarsın; ben yalnız sana ağlarım..
Sen, arkadaş sohbetlerinde, fotoğraf çekinmelerinde ve metruk meyhanelerde mütemadiyen gülersin; ben sadece seninle gülerim..
Sen, sıkıntı dağıtırsın; ben sıkıntı yaratırım..
Sen, seninle birlikte her şeye anlam katarsın; ben senin haricinde herkese öfke saçarım..
Sen, şiirlere layıksın, ben yazmalardan aciz..
Malumudur herkesin 

Sen güzelsin ben çirkin..

Emrah Serbes Hikayesine Hüzünlü Piç Adını Vermeseydi Bu Hikayenin Adı Hüzünlü Piç Olurdu..

- Seni seviyorum dedi mi sana?

- Demedi. Ama seviyor gibiydi. Bana öyle geliyordu yani. Tamam benim gibi sevmiyordu belki ama sevecekti. Beni sevmesi için gereken her şeyi yapıyordum. Tek istediğim umudumu kırmaması ve bana biraz güvenmesiydi.

- Öyle olur mu lan? Sevmek denilen şey böyle bir şey değil. Süs bitkisi gibi ışığı suyu sağlayınca yeşertip büyütemezsin onu. Sana karışık gibi görünen şey aslında çok basit. Birini seviyorsan seversin sevmiyorsan da sevmezsin. Bazen de ikisi birbirine karışır.

- Peki abi, sevip sevmediğini nasıl anlarsın?

- Bak o biraz karışık işte. Bir sevgilim vardı benim. Sürdü bir süre. Geçmiş zaman. Neyse bir hafta sonu beraberdik bununla. Gezdik, yedik, içtik falan. Sonra pazar akşamı trene bindirip uğurladım Ankara’ya. Trenden inince aradı hemen beni. Sanki az önce yanından ayrılmışım gibi değil de aylardır görüşmemişiz gibiydi. Bir ara peş peşe seni seviyorum dedi. Seni seviyorum seni seviyorum seni seviyorum… Çok hoşuma gitti elbet. Biraz daha konuşup kapattık.

- Ee, sonra?

- Salı günü ayrıldık, yine bir telefon konuşmasıyla. Eski sevgilisi aramış bunu, buluşmuşlar. Sonra aslında birbirlerini unutamadıklarını fark edip tekrar denemeye karar vermişler. Ne deniyorlarsa artık. Bozuldum tabi. Ağladım, yalvardım, tehdit, küfür kıyamet.. Ama faydası olmadı tabi.

- Yani yalan mı söylemiş? Sevmiyor muymuş seni?

- Bilmiyorum. Başta öyle zannettim tabi. Sonra zaman geçince şöyle düşünmeye başladım. Belki o ana kadar ve öncesinde gerçekten sevmiştir beni. Hatta belki insan aynı anda iki kişiyi bile sevebiliyordur. Yani belki yalan söylememiştir.

- Yani abi?

- Yanisi şu. Sen artık bir şey yapma. Bırak. Eğer seviyorsa seviyordur. Sevmiyorsa da sevmiyordur. Üzerine gitmenin, sıkıştırmanın hiçbir faydası olmaz. Bırak. Sevecekse seni, sever. Sevmeyecekse de ne yaparsan yap sevmez. O yüzden hezeyana kapılıp saçmalama.

- İyi de abi ben onu çok seviyorum.

- Biliyorum. Bakma inanmaz gibi durduğuna, bence o da biliyordur. Ama şunu unutma bu tek başına hiçbir işe yaramaz. Eğer birini seviyorsan ve o seni sevmiyorsa bundan çok güzel kaos çıkar. Bir sürü şiir, sağlam bir roman ve anlatacak bir sürü hikaye çıkar. Uykusuz geçen geceler, parklarda içilen şaraplar, yerli yersiz kıskançlık krizleri çıkar. Ama sevgine karşılık çıkar mı? O biraz zor işte..

Tesirsiz Parçalar 169-173..

169.
Gürkan abi.. İyi değilim be abi ben. Dağılıyorum. Yok mu elinde şöyle ruh kırıklarını iyileştirecek bir ilaç? Gürkan abi, abim.. Bir ilaç versen bana, şöyle bir hafta uyutsa beni kesintisiz. Yatsam uzun uzun kalkmasam. Sonra bir uyansam her şey yoluna girmiş olsa. Niye bu kadar kolay kırılıyorum ben be abi? Niye benim anlaşılmam bu kadar zor? Gözümden bile sakındıklarıma sıkıntıdan başka bir şey veremiyorum. Bana azcık yaklaşan biri tek bir şeyle karşılaşıyor. Sıkıntı.. Ama ben artık böyle olsun istemiyorum abi. Düzeltemez miyiz bunu? Sen bilirsin be abi. Gürkan abim.. Nasıl yapalım?

170.

Bazen bir sese ihtiyaç duyarsın. Herhangi bir ses değil ama, tek bir ses. Ruhunun kulağını iyice kabartı, nefesini tutar ve o sesi beklersin. Ama her şeyden ses gelir, o ses gelmez. Çağrı merkezi operatörü, çaydanlık, duvar saati, su satıcısı, anne, çöp kamyonu, sindirim sistemi. Hatta süs bitkileri.. Her şey, sadece bir ses haline gelip hücum eder kulaklarına. Çıldıracak gibi olursun. Tek bir sese ihtiyacın vardır senin. Sadece o ses her şeyi yoluna koyacaktır. Başını ellerinin arasına alıp o sesi beklersin. Alnını duvara dayarsın. Kafandan ses gelir, duvardan ses gelir, o ses gelmez..

171.

‎’Her ölüm erkendir’ demiş şair. Yanlış.. Ölüm de geç kalabiliyor bazen, bir türlü gelemiyor..
172.
İnsanlar ekseriyetle duymak istedikleri yalanları, duymak istemedikleri gerçeklere tercih ederler. Çok da güzel isimler koyarlar bu duruma. Anlaşmak.. Anlamak.. Anladım..
173.
Tanrı’nın ev sahipliği yaptığı büyük bir çıldırma partisinin zorunlu davetlileriyiz hepimiz. En akıllı halimizle partiye katılıp (doğup) yavaş yavaş deliriyoruz. Her geçen an biraz daha deliriyoruz. Birbirimizi delirtiyoruz. Selam verdiğimiz her insan deliliğimizin harcına biraz daha çimento katıyor. Partinin (ömrümüzün) sonuna doğru sadece iki şey kalıyor elimizde. Sıkıntı ve delilik..

Tesirsiz Parçalar 168..

168.

Çaresizliklerin en büyüğü bir yalana yalan olduğunu bile bile inanmak, inanmak zorunda kalmak ya da inanır gibi yapmaktır. Yalanı ortaya çıkarmak kolaydır aslında. Zaten er geç ortaya çıkar. Hangi yalan sonsuza kadar devam edebilir ki? Bazen sorulacak tek bir soru, edilecek tek bir laf gerçeği bütün çıplaklığıyla seriverir ortaya. Ama sen ne o lafı edebilir ne de o soruyu sorabilirsin. Çünkü duyacağın şey bellidir. Ellerinle kurduğun ve yoktan var etmeye çalıştığın iki kişilik dünyanın o an başına yıkılacağını çok iyi bilirsin. Susarsın o yüzden. Yalan olduğunu bile bile inanırsın..

GÜN DOĞUMU ŞİİRİ

Sen bir şeysin işte, incesin
Gün aydıransın, yüz güldüren
-İnce belli çay bardağı-
En geniş zamanlarda beraber içilen rakının
ilk yudumusun.
Ses titretensin, hayal kurduran
Uykularını kaybetmiş gözlerimi
En güzel rüyalarla uyutansın..

Bir şeysin işte sen, bir kendine benzeyen
Ay ışığı gibi serin mavi bir ışık
-Yoksul evlerinde kurulan kuzine-
Baharı selamlayan kardelenler gibisin
Koparmak en büyük günah..

Şey gibisin işte şey, tarif edemediğim
Ruh sağaltan, iç gıcıklayan
Ev yapımı şarapsın, içmelere doyulmayan
Boyacı çocukların tırnak aralarına
saklanmış umutsun, ekmek parası kadar aziz.
Heyy ! Sen, gün doğuran
Kutlu olsun gün doğumun..

Tesirsiz Parçalar 167..

167.

-Hissedilir mi enlem farkı?-

Adam kadından uzaktaydı. Mesafeyle ilgili teknik bir problem. Bir şekilde üstesinden gelinebilecek bir şey..
Kadın ise adama uzaktı. Coğrafi uzaklıkla ilgisi olmayan metafizik bir problem. Kolay kolay üstesinden gelinemeyecek bir şey..

Tesirsiz Parçalar 166..

166.

Ölüyoruz işte. Yavaş yavaş ölüyoruz. Ama bazı geceler farkında olmuyoruz bunun. Hayata kaptırır gibi oluyoruz kendimizi. (Hayata kaptırmak, ne tuhaf laf). Kendimizi olduğumuzdan çok daha güçlü zannediyoruz öyle zamanlarda. Oysa durum tam tersi. O kadar zayıfız ki aslında. Hayatın neon ışıkları kendisine doğru çekiyor bizi. Karşı koyamıyoruz. Kendimizi, herkes gibi bir şey zannediyoruz. Onlar gibi, onlardan biri gibi karışıyoruz aralarına. Aklımızdan geçmeyen şeyler yapıyoruz sonra. İddialı laflar edip, kendimizi vazgeçilmez gibi görüp, öfke,şefkat, kıskançlık, sevgi, nefret gibi zıt hislerden tek bir his yaratıp aklımızın ve kalbimizin kontrolünü o hisse bırakıyoruz.. Sonra bir yerlerde, ağaran şafakla birlikte ağır ağır kendimize gelip, kendi gerçeğimizle yüzleşiyoruz derin bir pişmanlıkla. Ölüyoruz işte. Yavaş yavaş ölüyoruz.. Tek başımıza..