Ali Lidar

Karpuz Kabuğuna Yazılar Yazmak

Sayın Bayan..

Siz bayan, bilir misiniz ne çok şey demeksiniz?
İkindi rakısı gibi buğulu bir hüznü
Dağıtmaya bile yeter tek bir gülümsemeniz
Korku bazen çöreklenir
Ne yapacağını bilmez ya insan
Derken akla gelirsiniz, ne hüzün kalır ne isyan.
Sabah güneşi gibi, yahut bir çocuk gülüşü
Öyle sıcak, öyle güzel, öyle işte anlatmak zor.
Çekmeyiniz gölgenizi gölgeniz bile bazen
İnsana pervasızca hayaller kurdurur
(Seversiniz pervasız lafını özellikle kullandım)
Ne çok şeysiniz bilseniz ben bunu anlatamam
Bir kaç şarkı bir kaç şiir bir kaç acemi teşebbüs
Oysa bilirim yetmez siz hepsinden güzelsiniz.
Hey ben -seni seviyorum- siz diyerek söylenmez bu
Özür dilerim ama bunu bir yerde söylemeliyim..

Tesirsiz Parçalar 191

191.

Abarttığımı düşünüyor. Büyüttüğümü.. Ne yapsam bilemiyorum, soluğum kesiliyor öyle zamanlarda..
Oysa bir bilse gülüşünün kıyısına sığınıp bir ömür geçirebileceğimi..
Bilse sesini her duyduğumda içimden durmaksızın bilmediğim, unutulmuş dillerde şarkılar söylediğimi..
Bilse adının geçtiği her yeri ve her şeyi durup durup, incitmemek için parmaklarımın ucuyla sevdiğimi..
Bir bilse özlemek kere özlemenin imkansız dayanılmazlığıyla hiçbir yere sığamayıp, kocaman gözlerine gıyabında öpücükler gönderdiğimi..
Ah bir bilse onu nasıl sevdiğimi hangi kelimelerle söyleyeceğimi bilemeyip kekelediğim zamanlarda, kelimelerimin arasındaki boşluğu gözyaşlarımla süslediğimi..
Bir bilse ona ait, ona dair, onunla ilgili ne varsa kelimelere dökülmüş, hepsini yüreğimin belleğinde sonsuza dek tutmak istediğimi..
Bir bilse onun benim için ne demek olduğunu ve onu göremiyor olmamın varlığının büyüsünü hiç ama hiç bozamayacağını..
Bir bilse en onun ufak can sıkıntısının bile beni tırnaklarıma kadar ağrıttığını..
Bilse bütün bunları..
Bilse.. Sever mi o da beni?

Tesirsiz Parçalar 187-190..

187.

Bir şey yapayım istiyorum bir şey yapmalıyım ama ne yapabilirim bilmiyorum hiç sıkıştım kaldım on metrekare odada içimden geçirdiklerimin niyet ettiklerimin şu kadarını söyleyemiyorum sadece özür dileyebiliyorum çok güzel özür dileyebilirim ben bir yapar bin özür dilerim abilerim ablalarım en taş kalplinizin bile yakarışlarım karşısında süngüsü düşer ilgim olmayan şeyler için bile saatlerce özür dileyebilirim herkes her şeyi diler mutluluk diler aşk diler bilmem ne diler ben özür dilerim özür mütehassısı oldum lay lay la la la lay çok özür dilerim sululuk yaptım yine affedin ne bir köşk ister bu şen gönlüm ne bir han lannn durduramıyorum kendimi bu ne dünya kardeşim seven sevene çok çok özür dilerim bakın vallahi ağlıyorum şu an siz hepiniz şaka sanıyorsunuz değil bilerek sululuk yapıyorum ama isteyerek değil mantıksız mı buldunuz bilerek yapmayı ama isteyerek yapmamayı değil aslında mantıksız olsun onun içinde özür dilerim canınız sağ olsun canım insanlar..

188.

O’nun benimle zoru var. Benim aklımdan zorum var. Aklımın dünyayla zoru var. Zorluk benim işim bayım. Çok kolay ve çok güzel şeyleri bile zora sokmakta üstüme yok.. Her işi zorlaştırmakta hiç zorlanmıyorum, hatta hiç uğraşmıyorum. Her şey kendiliğinden zorlaşıyor aslında. Çocukluğumdan beri. Hatta bebekliğimden. Çok zor doğmuşum mesela, direnmişim dışarı çıkmamak için. Modern tıbba ve beyaz önlüklülere meydan okumuşum o yaşsızlığımda. Zorla çekip almışlar beni…

189.

Düşünmemeliyim. Kendime bir meşgale bulmalıyım. Bir uğraş. Kitap olmaz. Kitaplar iyice canımı sıkıyor artık. Kitaplarda acı çeken herkesi kendime benzetiyorum. Kitaplardan kurtulmalıyım. Düşünmemeliyim. Kitaplardaki adamları gerçek zannediyorum. Tıpkı Selim gibi benim de ahlakımı bozuyorlar. Kitaplardan kurtulmalıyım. Hepsi beni düşünmeye sevk ediyor. Oysa düşünmemem lazım. Düşünmemeliyim..

190.

İyi şeyler düşünüp uyunmuyor. Geçer diye umut edip yatılabiliyor belki ama yatmak ve uyumak arasına biraz şefkat, bir kaç güzel söz ya da asgari bir tebessüm sıkışmazsa o ara açıldıkça açılıyor. O mesafe. Yatmak ve uyumak arasındaki mesafe..

Tesirsiz Parçalar 184-186..

184.
Neredeyse emin bile olsan, arsız bir şüphe, beyninin genelde gece kullandığın bölümlerini kemirir durur. Şahsiyetsiz bir şüphedir bu; meyhanede içilen meyve suyu kadar sevimsiz. En yalnız olduğun zamanlar gösterir kendini ve düşündüğün bütün güzelliklere gölgesini düşürür. Tam gölgeleyemese de, biraz yaralar. Ya öyle değilse? Ya yanlış anladıysam? Ya bana öyle geldiyse? Gerçekte öyle değil de böyle mi demek istedi? Sorular bir türlü bitmez. Hemen telefona ya da uykuya sarılmak istersin bu manyaklıktan kurtulmak için. Ancak her zaman telefon açılmaz ve açılmayan telefon (bunu herkes bilir) uykunun en büyük düşmanıdır. Geriye tek bir seçenek kalır. Kırmızı Tuborg.. Parktaysan gazeteye sarılı. Evdeysen çıplak..

185.

Sokak yine cıvıl cıvıl. Masalar sokaklara, insanlarda masaların kenarlarına taşmış. Tüm barlardan ayrı ayrı yükselen namelerden ortak bir müzik oluşmuş. Huzursuzluğun müziği.. Ortalık patates kızartması, ucuz parfüm, ter, borusuna sığamayan meni ve potansiyel pişmanlık kokuyor. Bütün barlara sırayla girip teker teker kusmak istiyorum. Yalnız bunun için evvela sarhoş olmak lazım. Olamıyorum. İnsanın kafası bozuksa daha kolay sarhoş olur diye bir laf duymuştum. Kim uydurduysa amına koyayım ben onun. Umutsuzluk sarhoşluğa bile engel. Otuz yıldır kendimle ve yirmi yıldır da başka herkesle kavga ettim durmaksızın. İkincisini kaybettim. Başkalarına kaybetmenin pek bir zararı yok, mağlubiyet mağlubiyettir nihayetinde, boynunu eğer kabullenirsin. Ama kendimle olan kavgamdan hiçbir sonuç alamadım. En kötü sonuç bile belirsizlikten iyidir diye bir laf daha duymuştum. Aferin bu lafı uydurana. Güzel söylemiş. Zaman zaman sormuyor değilim kendime, kendimi ortadan kaldırsam galip mi sayılırım mağlup mu bu sikindirik kavgamda?..

186.

“Ne beni Arif abi? Ben mi kaldı ortada? Umutsuzluk nedir bilir misin sen? Ortalama umutsuzluk değil ama. Hayatına giren herkesin ve her şeyin ortak sonucu olan o derin umutsuzluk nedir bilir misin? Bilemezsin elbet. İşte o yavşak umutsuzluk var ya. Adama kaçıncı tekil şahıs olduğunu bile unutturur. Kimim lan ben diye aptal aptal bakar durursun kendi içine.”

Tesirsiz Parçalar 181-183..

181.

Benim onu sevmemin nasıl bir mucize olduğunu bilmiyor. Belki de sıradan ve vasıfsız bir şey gibi görüyor bunu. O da haklı. Neredeyse tanıyan herkes sevmiş onu. Farklı boyutlarda elbet. Ama bir şekilde sevmiş. Zaten onu birazcık tanıyan birinin kayıtsız kalması, sıradan biri gibi davranması mümkün değil. Fakat ben ne yapabilirim? Anlatamıyorum. Anlatamamamın sıkıntısı içimdeki telaşı kat be kat artırıyor.. Seni en çok ben seviyorum desem, en başka ben seviyorum ve en başta, herkesten çok, en çok, en.. Ne en? İçimden geçenleri bilse koşup boynuma sarılır.Oysa sadece anlatabildiğim kadarını biliyor. Anlatabildiğim kadarını.. Anlatabildiğim kadarıyla ne yapılabilir? Birer çay içilebilir belki. Belki de eski bir bankta birer bira.. Kırmızı Tuborg.. Gazeteye sarılı.. Ben de ona sarılabilsem.. Anlatamadıklarımı anlar mı o zaman?..

182.

Şimdi uzaklık ve özlemek ile ilgili bir şeyler söyleyeceğim. Siz diyeceksiniz ki başladı yine kafa ütülemeye. Ben de yok diyeceğim bu kez anlatacaklarım farklı. E hadi bakalım anlat diyeceksiniz o zaman. Anlatıyorum.. Özlüyorum lan! Çok özlüyorum. Başka türlü bir özlemek bu ama. Hani böyle herkesin herkesi özlediği gibi değil de, sadece ben böyle özlermişim gibi. Bu özlemeyi tasvir etmeye çalışabilirim elbet. Bir sürü süslü söz mümkün. İçinde martılar olan, trenler olan, şarkılar, şiirler, aşk sözleri olan. Bir kitabı koklayıp, bir tişörtü düşünüp, mavi bir melek çizip nasıl özlediğimi anlatabilirim. Ama bu kez başka türlü özlüyorum. O kadar başka ki neyle anlatmaya çalışsam anlatamadıklarım eksik kalacak biliyorum. O yüzden yalınlığa sığınıyorum. Bazen tek bir kelime, basitlikten kaynaklı zerafetle, bütün benzetmelerden daha kuvvetli olabilir. Özlüyorum. Çok fena özlüyorum. Hem çok güçlü hem de çok zayıfmışım gibi, coşkulu bir umutla kahreden bir umutsuzluk arasında gidip geliyorum bazen. Hisler durmaksızın çatışıyor birbirleriyle. Birbirlerine ekleniyorlar bazen, bazen birbirlerinden çıkıyor bazen de birbirlerine bölünüyorlar. Sadece şundan eminim. Tüm işlemlerin sonunda tek bir sonuç kalıyor elimde. Özlüyorum.. Bazen bir yabancı olan, bazen canımın içi; kocaman kıvırcık bir gülümseme bazen, bazen de dünyanın en güzel ihtimali..

183.

Berbat bir mağlubiyet hissiyle dolaşıyorum bazen sokaklarda. Kim olduklarına bakmaksızın, karşıma çıkan herkese yenilmişim gibi geliyor. İşin kötüsü, onlar da bunun farkında. Yüzüme bakanlar acıyarak bakıyor bakmadan geçenler de acıdıkları için bakmıyor sanki. Ortak bir vicdan azabı gibiyim. Ortadan kaybolsam herkes rahatlayacak. Önüne geçemediğim gururum sonunda bunu da yaptı bana. Aşkolsun! Kendime ve hepinize..

Tesirsiz Parçalar 180..

180.
‎…
hadi geçtim her şeyden sesine nasıl kıyayım
içinde trenler var kırmızı tuborg falan
anne danteli gibi beyaz ve delik delik
gücüm yetmiyor bir şeye sakat atlar gibiyim
hadi konuş benimle bak saat kaç oldu
kapanır az sonra aile çay bahçeleri
herkes evine gider ben bir yere gidemem
park soğuk gece ıslak içim nasıl desem bilmem
hadi bir şey de bana sen ne anlatsan olur
sesin gelsin razıyım içinde ne olursa
mor çiçekli elbiseni anlat istersen bana
istersen tren anlat kırmızı tuborg falan
hadi ama çok bekledim nasıl kıyarsın bana
gelmezsen uyuyamam içim dağınık sicim
herkes bir şeyi bekler ben hep seni beklerim
ben hep seni beklerim nasıl desem bilmem
kırmızı tuborga sarılı gazete kağıdı gibiyim..

Altan Abi, Büyük Rakı Ve Hayatın Anlamı

Gümrük müdürlüğünde memurdu Altan abi. 35 sene her akşam bir büyük rakı içti. Kandilmiş bayrammış hastalıkmış hiçbir şey dinlemeden her akşam bir büyük rakı.. Ben son beş senesine yetiştim. Muhtemelen yalan söylemiyordu. Çok konuşmazdı. Sofrasına da kolay kolay misafir kabul etmezdi. Ben ve bir kaç arsız zaman zaman sokulurduk ama yanına. O gecelerin birinde, rakının son iki parmağa yaklaştığı bir an sordum Altan abiye, abi neden bu kadar çok içiyorsun diye. Güldü. Yok dedi, ben çok içmiyorum, insanlar az içiyor!..
Peşinden bir sürü süslü laf gelecek zannettim. Hiçbir şey demedi. Fondipledi rakıyı. Mecburen lafın altını ben doldurdum..
Epey zaman oldu tabi. O gece düşündüklerimin hiçbirini hatırlamıyorum. Ama o laf hiç çıkmadı aklımdan. “Ben çok içmiyorum, insanlar az içiyor.” Sahiden de içmeden nasıl dayanır insan bu kadar kepazeliğe?
Altan abi iki sene önce sirozdan öldü. Severdim onu. Ama ölümüne de öyle çok üzüldüm diyemem. Daha fazla dayanamayıp hayatın kepazeliğine, kendi isteğiyle başka bir yere gitti gibi geldi bana hep. Öldüğü günün gecesi Cem, Ahmet ve ben birer büyük rakı alıp onu analım dedik. Oturduk Ahmet’lerin bahçedeki kulübeye. Söyleyecek bir şey gelmedi aklımıza. Ben bir ara ulan dedim, insanlar neden bu kadar az içiyor. Epey güldük. Sonra şarkı söyledik. Ağladık da galiba sonlara doğru. Rakıları bitiremedik. En sonunda da kusup sızdık. Mezarına hiç gitmedik (en azından ben hiç gitmedim) Yokluğu kimse için bir fark yaratmadı. Galiba Altan abim dünyaya o güzelim aforizmayı bırakmak için gelmişti.. “Ben çok içmiyorum, insanlar az içiyor.” Sırası gelince sahne alıp en janti tavrıyla lafını söyledi ve gitti. 35 sene her akşam bir büyük rakı içti Altan abi. Tek bir laf ve 35 sene..

Tesirsiz Parçalar 179..

179.

Görkemli kahkahaların arkasında çoğu zaman derin bir ızdırap saklıdır. Izdırap biraz tırt bir kelime, yerine başka bir laf kullansam mı diye düşünmedim değil. Lakin bulamadım. (Sahi lakin var bir de, o da ayrı bir tırttır. Zira gibi. Ama yok severim ben zirayı. Zira, zira iyidir, olduğunuzdan daha derin gösterir sizi) Acı, keder, mutsuzluk falan diyebilirdim belki ama ızdırap daha bir uygun sanki. Kederli insanlar üzgündür. Mutsuzlar acı çeker. Bir süre. Geçer sonra. Geçmeyen bir ızdıraba sahip insanlar ise çoğu zaman kahkahalarla gülerler. İnsanların içindeyken elbet. Yalnız kaldıklarında ise ne bok yiyeceklerini kimse kestiremez. Izdırap işinde yeni olanlar yalnız kaldıklarında mütemadiyen ağlarlar (Bak işte mütemadiyen var bir de) Eskiler ise genelde bira içerler. Mümkünse kırmızı tuborg, olmadı şişe efes..

Tesirsiz Parçalar 178..

178.

Birileri size hayatın adil olduğundan falan bahsederse ona sakın inanmayın. Tabi adaleti benim gibi tanımlıyorsanız. Bence adalet insanın hak ettiği muameleyi görmesidir. Ve malesef hayat denilen şey buna göre programlanmamıştır. Biri vardır örneğin, deli gibi görmek istediğiniz. Haketmişsinizdir de bunu ama göremezsiniz. Kırk çeşit imkansızlık bir araya gelir ve bir türlü göremezsiniz. Oysa onu görmeyi hiç haketmeyen (hak etmeyi bilerek kullanıyorum, çünkü bu bir hak bence) bir sürü saçma sapan adam her gün görürken, burnunun dibinden ayrılmazken hatta, siz göremezsiniz. Mahalle bakkalı, mesai arkadaşı, komşusu.. Coğrafi mecburiyet dışında hiçbir vasfı olmayan bir dolu insan sizin bir kez bakmak için yanıp tutuştuğunuz gözlere her gün bakar. Siz bakamazsınız.. Adaletini sikeyim böyle işin demek gelir içinizden, bazen dersiniz.. Bazen de diyemez bir bira daha söylersiniz..

ÇOCUKLUĞUMUN EN GÜZEL OYUNU


Neredeyse otuz yılın ardından çocukluğumun en sevdiğim oyununu oynarken yakaladım bugün kendimi. Doktorlar Caddesi boyunca yürüyüp sonra dümeni İki Eylül Caddesi’ne kırıp oradan da Odunpazarı meydanına kadar yürüdüm ve yol boyunca tabelaları okudum. Doktor tabelaları, mağaza tabelaları, market tabelaları, telefon bayii tabelaları, bujiteri tabelaları, lokanta tabelaları.. Ne varsa artık yol boyunca teker teker okudum. Hafif dışımdan, dudaklarımı kıpırdata kıpırdata okudum. “Avukat Rasim Günersoy, Diş Hekimi Funda Anar, Avea, Migros, Compedan, İnci Bujiteri..” Bir saate yakın dolaştım öyle okuya okuya..

Üç-dört yaşlarımdayken en büyük eğlencem buydu benim. Hafta sonları, kahvaltıdan sonra, babam elimden tutup çarşıya götürürdü beni. Sonra ben ona bağıra bağıra iki yana sıralanmış dükkanların tabelalarını okurdum (öğrenmiştim bir şekilde okumayı, o da ayrı bir hikaye bir ara anlatırım). Babam kocaman gülümsemesiyle hiç kesmeden beni dinlerdi. Arada sırada da eğilip öperdi usulca. Sebebini hiç anlamazdım ama öyle hoşuma giderdi ki, daha bir gazla, daha bir bağıra çağıra okumaya devam ederdim. “Ar Kebap, Posta Pide, Esnaf Sarayı, Anahtarcı Hilmi..”

Sonra sonra öğrendim işi aslını. Hiç okula gidememiş meğer benim babam. Hatta okuma yazmayı askere gittiğinde öğrenmiş. Anlatması saatler sürecek kocaman bit trajedi işte babamın çocukluğunun hikayesi. Neyse.. Ben ele avuca gelmeye başladıktan sonra da en büyük tutkusu beni bir şeyler okurken seyretmek olmuş..

Sorarlar bazen bana neden bu kadar çok kitap okuyorsun diye. Genelde yuvarlak cevaplar veririm. Bugün keyfim yerinde, o yüzden alın size en harbisinden cevap. Çok okuyorum evet, çünkü nedeni babam. Yerden bitme bir veledken ben, onun koltuğunun altına girip heceleye heceleye kitap okumaya çalışırken, hem yüzünü güldürüp hem gözlerini yaşartan, dünyanın en güzel ve tarifsiz ifadesinden aldım enerjimi. Onu, bana öyle bakarken görmek için; babasızlığını, okumamışlığını, bütün çocukluğuna ve gençliğine sinen en büyük acıları ancak böyle unutturduğumu bildiğim için, o yaşlarda elime aldığım kitapları bir daha hiç bırakmadım..

Babam evdeydi bugün. Tabelaları okurken bir ara aklıma geldi. Telefon edip çağırsam, gelse Doktorlar Caddesi’ne, tutsa yine elimden, tabelaları okurken gülümseyerek baksa yine bana. Arayamadım tabi, kazık kadar adam oldum. Öyle eskisi gibi el ele tutuşup yürümemiz imkansız artık. Olsun, ben bugün dört yaşındaydım bir süre. Hafif dışımdan, dudaklarımı kıpırdata kıpırdata tabelaları okudum. Babam da yanımdaydı işte, kimse görmedi. Babam da farkında değildi. Ama ben biliyorum, babam yanımdaydı bugün ve ben onunla birlikte çocukluğumun en güzel oyununu oynadım..